MİRAS PAYININ DEVRİ SÖZLEŞMESİ (TMK M. 677) – Güncel Rehber ve Yargıtay Kararları

Miras Payının Devri Sözleşmesi

MİRAS PAYININ DEVRİ SÖZLEŞMESİ (TMK M. 677) – Güncel Rehber ve Yargıtay Kararları

Bu kapsamlı hukuki çalışma, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 677. maddesinde düzenlenen “miras payının devri sözleşmesi” kurumunu, doktrindeki tartışmalı noktalar ve istikrar kazanmış güncel Yargıtay içtihatları ışığında derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Aşağıdaki bölümlerde, sözleşmenin hukuki niteliği, geçerlilik şartları, tarafların hukuki ehliyeti, devrin tereke borçlarına etkisi ve sözleşmenin ifa edilmemesi durumunda başvurulacak tapu iptali ve tescil davası süreçleri bütüncül bir yaklaşımla ele alınmıştır.

I. HUKUKİ NİTELİK

A. Miras Payının Devri Sözleşmesinin Tanımı ve Konusu

Kıta Avrupası ve Türk hukuk sistemlerinin temelini oluşturan Roma Hukuku kökenli “Nemo est heres viventis” (Hiç kimse hayatta olan birinin mirasçısı değildir) ilkesi gereğince, bir kimsenin mirasçılık sıfatı ve tereke üzerindeki hakları ancak mirasbırakanın vefatı (mirasın açılması) ile hukuki bir hüviyet kazanır. Mirasbırakan hayatta iken, kanuni veya atanmış mirasçıların tereke üzerinde sahip oldukları statü, yalnızca bir muhtemel mirasçılık sıfatından ve mirasa kavuşmaya yönelik hukuki ve fiili bir beklentiden ibarettir. Bu aşamada, henüz doğmamış olan bu beklentinin devri, TMK’nın 678. maddesi kapsamında ancak mirasbırakanın bizzat katılımı veya izni ile mümkün olabilmektedir.

Mirasbırakanın vefatı ile miras, külli halefiyet prensibi gereğince bir bütün olarak mirasçılara intikal eder ve bu andan itibaren mirasçılar arasında TMK m. 640 uyarınca kanundan doğan, tüzel kişiliği bulunmayan bir “elbirliği mülkiyeti” (iştirak halinde mülkiyet) ilişkisi kurulur.

Elbirliği mülkiyeti rejiminin en belirgin özelliği, terekeye dahil malvarlığı değerleri üzerinde mirasçıların bağımsız ve tek başlarına tasarruf edebilecekleri belirli paylarının bulunmamasıdır. Bu rejim, terekedeki malları zayi olmaktan ve kötüniyetli müdahalelerden korumayı amaçlamakla birlikte, mirasçıların bireysel ekonomik tasarruflarını kısıtlayan katı bir yapı arz eder. İşte kanun koyucu, mirasçıların terekedeki soyut haklarını, miras ortaklığı henüz tasfiye edilmeden (paylaşma gerçekleşmeden) ekonomik bir değere dönüştürebilmelerini kolaylaştırmak amacıyla TMK m. 677 hükmünü ihdas etmiştir. Bu hüküm, miras ortaklığı devam ederken bir mirasçının kendi miras payını diğer bir mirasçıya veya tamamen üçüncü bir kişiye devretmesine imkân tanıyan özel bir düzenlemedir.

Sözleşmenin temel konusu, miras bırakanın ölümü ile açılmış olan ve fakat henüz paylaşılmamış bir terekedeki soyut miras hakkıdır. İster mirasçıya ister üçüncü kişiye yapılsın, devredilen şey, terekeye dahil muayyen bir malın (örneğin spesifik bir taşınmazın veya aracın) mülkiyeti değil, terekenin tamamı veya bir kısmı üzerindeki soyut miras payıdır.

Bir mirasçının terekedeki miras hakkının tamamını devretme zorunluluğu yoktur. Mirasçı dilerse belirli bir taşınmaz üzerindeki miras payının belli bir oranını da devre konu edebilir. Devir işlemi bedel karşılığında (ivazlı) yapılabileceği gibi, bağışlama niteliğinde bedelsiz (ivazsız) olarak da gerçekleştirilebilir.

B. Miras Payının Devri Sözleşmesinin Hukuki Niteliği (Tasarruf / Borçlandırıcı İşlem)

Uygulamada ve doktrinde yıllardır süregelen tartışma, bu sözleşmenin tereke üzerinde doğrudan mülkiyeti geçiren bir tasarruf işlemi mi (ayni hak) doğurduğu, yoksa yalnızca sözleşmenin tarafları arasında ileri sürülebilen, borçlandırıcı nitelikte bir “şahsi hak” mı (nispi alacak hakkı) tesis ettiğidir.

Sözleşmenin hukuki niteliğinin bu ikili ayrımdan hangisine oturtulacağı, sadece teorik bir tartışma değildir. Zira bu nitelendirme, sözleşmeden doğan tapu iptali ve tescil taleplerinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 146’da öngörülen 10 yıllık genel zamanaşımı süresine tabi olup olmayacağını doğrudan belirlemektedir. Şayet işlem şahsi hak doğuran borçlandırıcı bir muamele olarak kabul edilirse, sözleşmenin ifa kabiliyeti kazandığı andan itibaren on yıl geçmekle dava hakkı zamanaşımına uğrayacak iken; ayni hak doğuran bir tasarruf işlemi olarak kabul edildiğinde mülkiyet iddiaları, kural olarak hiçbir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi olmaksızın her zaman ileri sürülebilecektir.

Bu husus hem İsviçre hem de Türk doktrininde hararetli tartışmalara konu olmuş ve üç temel görüş etrafında sistematize edilmiştir:

1. Şahsi Hak (Borçlandırıcı İşlem) Görüşü

Bu yaklaşımı benimseyenlere göre, miras payının devri sözleşmesi, taraflarından bağımsız olarak salt bir borç doğurucu (taahhüt muamelesi) işlemdir. Tereke henüz tasfiye edilmemiş ve elbirliği mülkiyeti rejimi devam ediyorken, bir mirasçının payını bir başkasına devretmesi, mülkiyeti o anda ve doğrudan devralana geçirmez. Devreden mirasçı hukuken miras ortaklığından çıkmaz; yalnızca ileride gerçekleştirilecek olan paylaşma (taksim) sonucunda kendi payına düşecek olan maddi değerleri devralana geçirmeyi taahhüt etmiş olur. Bu görüşün en doğal sonucu; devralanın yalnızca nispi bir şahsi hak elde etmesi ve ifa davasının on yıllık genel zamanaşımına tabi olmasıdır.

2. İkili Ayrım Görüşü

Özellikle klasik medeni hukukçular tarafından savunulan bu yaklaşıma göre, meselenin çözümü için sözleşmenin taraflarına bakılarak ikili bir ayrım yapılmalıdır:

  • Tüm Mirasçılara Devir: Eğer bir mirasçı, miras payını geride kalan diğer tüm mirasçılara birden devretmişse, bu işlem tereke üzerinde fiilen bir “kısmi veya tam taksim” sonucu doğurur ve ayni bir hüküm ifade eder, zamanaşımına tabi tutulamaz.
  • Bir veya Birkaç Mirasçıya ya da Üçüncü Kişiye Devir: Şayet mirasçı payını tüm mirasçılara değil de sadece birine, birkaçına ya da üçüncü bir kişiye devretmişse, işlem borçlandırıcı nitelikte kabul edilir ve on yıllık zamanaşımı süresine tabi olur.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin önceki kararları incelendiğinde, mahkemelerin bu “İkili Ayrım” yaklaşımını benimsedikleri görülmektedir. Örneğin, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 01.12.2011 tarih, 2011/2509 E. ve 2011/6465 K. sayılı kararında; mirasçının payını sadece tek bir kardeşine devretmesi olayında, işlemin şahsi hak niteliğinde olduğu ve 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu kabul edilmiştir. (Benzer karar: Y.8. HD. 09.12.2011 tarih, 2011/2837 E. ve 2011/6843 K.)

3. Güncel Yaklaşım

Günümüzde baskın olan ve Yargıtay’ın da benimsediği bu görüşe göre sözleşmenin hukuki niteliği, devralanın mirasçı mı yoksa üçüncü bir kişi mi olduğuna bağlı olarak belirlenmektedir:

  • Mirasçı veya Mirasçılara Devir: TMK m. 677 çerçevesinde mirasçılar arasında yapılan pay devri sözleşmeleri, doğrudan doğruya mülkiyet hakkını nakleden bir “tasarruf işlemidir”. Devrin tüm mirasçılara veya sadece tek bir mirasçıya yapılması arasında ayni etki bakımından hiçbir fark yoktur ve zamanaşımı yoktur.
  • Üçüncü Kişiye Devir: Şayet sözleşmenin diğer tarafı mirasçı olmayan üçüncü bir kişiyse, bu işlem sadece tarafları bağlayan ve nisbi (şahsi) bir hak doğuran borçlandırıcı işlem statüsündedir ve on yıllık zamanaşımı süresine tabi olur.

Yargıtay’ın yakın tarihli kararları ister tüm mirasçılara ister bir kısmına devir olsun, mirasçılar arası sözleşmenin ayni etki doğurduğu ve zamanaşımına tabi olmadığı yönünde istikrar kazanmıştır. ( Y.7. HD.E. 2022/5054, K. 2023/1370, T. 07.03.2023; Y.7. HD.E. 2022/5421, K. 2023/1368, T. 07.03.2023; Y.8. HD.E. 2017/10856, K. 2017/15543, T. 21.11.2017; Y.1. HD.E. 2021/8786, K. 2023/3929, T. 04.07.2023; Y.7. HD.E. 2022/6646, K. 2023/1571, T. 16.03.2023; Y.8. HD.E. 2017/10993, K. 2020/3810, T. 23.06.2020 )

Bu üçüncü görüş, Türk Hukuku sistematiğine ve kanun koyucunun amacına daha isabetli bir şekilde uymaktadır. Zira kanun koyucunun, mirasçılar arasındaki yazılı devri basit bir ispat kuralı olarak değil, bir “geçerlilik (sıhhat) şartı” olarak düzenlemesi ve tapudaki resmi şekil şartına istisna getirmesi, bu belgeye ayni bir güç atfetme iradesinin sonucudur. Nitekim, TMK m. 677/2’deki “sözleşme, bu kişiye paylaşmaya katılma yetkisi vermez; sadece paylaşma sonunda mirasçıya özgülenen payın kendisine verilmesini isteme hakkını sağlar” hükmünün, yalnızca üçüncü kişiyle yapılan sözleşmelere ilişkin olduğu kuşkusuzdur.

II. BENZER KURUMLARDAN FARKLARI

TMK’nın “Mirasın Geçmesi” başlıklı İkinci Ayırımı altında, “Paylaşma” bölümünde yer alan m. 677, üçlü bir sözleşme sistematiğinin parçasıdır. Bu sistematik içindeki konumunu doğru tayin etmek için, yakın kurumlarla mukayese şarttır.

A. Miras Paylaşma (Taksim) Sözleşmesinden Farkı (TMK m. 676)

Miras paylaşma sözleşmesi (TMK m. 676), mirasçıların tereke üzerindeki elbirliği mülkiyetini sona erdirerek, aktif ve pasiflerin somut olarak paylaştırıldığı bir eda ve tasarruf sürecidir. Oysa miras payının devri sözleşmesi, paylaşma sürecinin bir öncülü niteliğindedir.

B. Mirastan Feragat Sözleşmesinden Farkı (TMK m. 528)

En sık karıştırılan kurum olan mirastan feragat sözleşmesi, TMK m. 528 vd. uyarınca miras bırakanla (muris) mirasçı arasında yapılan ve mirasçının saklı payı dahil tüm beklentisini ortadan kaldıran, sağlararası fakat etkisini mirasın açılmasıyla gösteren bir sözleşmedir. Geçerliliği, resmî vasiyetname şeklinde düzenlenmesine bağlıdır. TMK m. 677 ise murisin ölümünden sonra yapılır ve muris taraf değildir. Ayrıca, feragat ile mirasçı sıfatı tamamen kaybedilirken, TMK m. 677’de devreden mirasçı, mirasçı sıfatını kaybetmez, sadece ekonomik menfaati devretmiş olur.

C. Mirasın Açılmasından Önce Yapılan Sözleşmeler Bağlamında Değerlendirme (TMK m. 678)

TMK m. 678, mirasbırakan hayattayken, onun katılması veya izni halinde geçerli olan ve henüz açılmamış bir miras hakkında mirasçıların yaptıkları sözleşmeleri düzenler. (Ayrıntılı karşılaştırma için bkz: Karşılaştırma Tablosu.)

III. GEÇERLİLİK ŞARTLARI VE ŞEKİL KURALLARI

Miras payının devri sözleşmesi, şekil bakımından sözleşmenin taraflarına göre değişen bir geçerlilik rejimine tabi tutulmuştur.

A. Mirasçılar Arasında Yapılan Sözleşmeler (Basit Yazılı Şekil)

TMK m. 677/I hükmü uyarınca, terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının diğer bir mirasçıya devri, mirasçılar arasında “yazılı şekilde” yapıldığı takdirde geçerlidir. Buradaki yazılı şekilden kasıt, TBK m. 14 vd. anlamında “adi yazılı” şekildir. Bu şekil, bir ispat şartı değil, mutlak bir “geçerlilik şartıdır” (şekil noksanlığı kesin hükümsüzlük/butlan yaptırımına tabidir).

Bu sözleşme için noter onayı veya tanık bulundurma zorunluluğu yoktur. Borç altına giren tarafın (devredenin) imzasının bulunması yeterlidir. Terekede tescile tabi gayrimenkul bulunsa dahi, bu kural TMK 706, TBK 237 ve Tapu Kanunu m. 26’daki resmi şekil kuralının istisnasıdır. Her ne kadar adi yazılı senet geçerli olsa da ispat hukuku zorlukları doğurmaması adına, uygulamada noter huzurunda düzenlenmesi önemle tavsiye edilmektedir.

B. Üçüncü Kişi ile Yapılan Sözleşmeler (Resmî Şekil: Noter Düzenlemesi)

Şayet miras payını devralacak kişi, yasal veya atanmış mirasçılar zümresinin dışındaysa, TMK m. 677/II devreye girer. Bir mirasçının, üçüncü bir kişiyle yapacağı pay devri sözleşmesinin geçerliliği, kesinlikle noterlikçe “düzenleme” şeklinde yapılmasına bağlıdır. Noterde yalnızca imza “onaylama (tasdik)” şeklinde yapılan veya harici senet niteliğinde tutulan devirler baştan itibaren geçersiz olup, hiçbir ayni veya şahsi hak doğurmaz.

C. Paylı Mülkiyete Dönüşmüş Mallarda Şekil Kuralı (Hükümsüzlük Riski)

TMK 677’nin sağladığı “adi yazılı şekil” kolaylığı, sadece ve sadece mallar tapuda “elbirliği mülkiyeti” (miras ortaklığı) statüsündeyken geçerlidir. Eğer mirasçılar, mirasbırakanın ölümünden sonra tapuya giderek “intikal işlemi” yaptırmış ve taşınmazın hukuki statüsünü “paylı mülkiyete” (müşterek mülkiyete) dönüştürmüşlerse, artık o taşınmaz miras ortaklığı havuzundan çıkmış sayılır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 06.11.2017 tarih, E. 2015/7878, K. 2017/14624 sayılı kararında da vurgulandığı üzere; “Paylı mülkiyete tabi taşınmazlarda TMK’nun 677. maddesi uygulanmaz. Başka bir anlatımla anılan kanun maddesi mirasçılar arasında elbirliği ile mülkiyete tabi taşınmazların devirlerinde uygulanır.”

Paylı mülkiyete geçildikten sonra mirasçılar arasında TMK 677’ye dayanılarak adi yazılı bir devir sözleşmesi yapılması hukuken geçersizdir. Paylı mülkiyete geçildikten sonraki hisse devirleri, sıradan bir gayrimenkul satışı hükümlerine (TMK m. 706, TBK m. 237, TK m. 26) tabi olur ve bizzat tapu sicil müdürü huzurunda resmi senetle yapılmak zorundadır.

IV. EHLİYET DURUMU (KISITLILIK VE ERGİN OLMAMA)

A. Vesayet Makamının (Sulh Hukuk Mahkemesi) İzni Zorunluluğu

Vesayet altındaki bir kişinin (kısıtlı veya küçük), ayırt etme gücüne sahip olsa dahi miras payının devri sözleşmesini tek başına akdetmesi mümkün değildir. İşlemin kural olarak kısıtlının yasal temsilcisi sıfatıyla “vasi” aracılığıyla yapılması gerekir. Ancak vasinin yetkileri sınırsız olmayıp, kanun koyucu TMK m. 462/9 ile vesayet makamının (kısıtlının yerleşim yeri Sulh Hukuk Mahkemesi) iznini de şart koşmuştur. Sulh Hukuk Hâkiminden önceden izin kararı alınmaksızın vasi tarafından akdedilen bir miras payı devir sözleşmesi kesin olarak geçersizdir (butlan).

Mahkeme, devredilecek payın değerini tespit için bilirkişi incelemesi yaptırır ve ancak satışın kısıtlının menfaatine (sağlık, eğitim, bakım masrafları gibi) zaruri olduğuna kanaat getirirse izin verir.

Vesayet altındaki kişi ile vasinin, aynı mirasbırakanın mirasçısı olmaları durumunda ise aralarında menfaat çatışması doğacağından, Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından kısıtlıya bir “kayyım” atanması ve kayyımın bu sözleşmeyi mahkeme izniyle akdetmesi gerekmektedir.

B. Denetim Makamının (Asliye Hukuk Mahkemesi) İzni Gerekli Midir?

TMK m. 463’te, vesayet makamının izninden sonra ayrıca denetim makamının (Asliye Hukuk Mahkemesi) iznini gerektiren istisnai ve ağır nitelikli işlemler tahdidi (sınırlı sayı ilkesiyle) olarak sayılmıştır. Bunlardan biri de anılan maddenin 5’inci bendinde geçen “mirasın kabulü, reddi veya miras sözleşmesi yapılması” işlemleridir. Ancak TMK 677’de düzenlenen “miras payının devri” sözleşmesi, TMK 527 vd. anlamında ölüme bağlı bir “miras sözleşmesi” değildir. Bu nedenle, kural olarak miras payının devri sözleşmelerinde Sulh Hukuk Mahkemesinin izni yeterli olup, ayrıca Asliye Hukuk Mahkemesinin denetim ve onayına gerek yoktur.

C. Velayet Altındaki Çocuklarda Hâkim İzni (TMK m. 342)

Mirasçı konumundaki küçüklerin yasal temsilcisi, velayet hakkına sahip anne veya baba (veli) ise süreç büyük ölçüde kolaylaşır. TMK m. 342/3 ve m. 449 kapsamında, vesayetteki mahkeme iznine tabi ağır prosedürler kural olarak velayet rejiminde uygulanmaz. Veli, küçüğü temsilen miras payı devri sözleşmesini, vesayet makamından herhangi bir izin almasına gerek kalmaksızın doğrudan akdedebilir. Ancak veli ile çocuğun menfaatlerinin çatıştığı durumlarda, yine mahkemece çocuğa kayyım atanması ve vesayet makamının izni prosedürünün işletilmesi zorunludur.

V. SÖZLEŞMENİN SONUÇLARI: TARAFLARIN HAK VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ

A. Devrin Diğer Mirasçılara Yapılması Halinde Doğan Hukuki Sonuçlar

Bir mirasçı, terekedeki soyut payını mirasçılardan birine, birkaçına veya tümüne devrettiğinde ortaya çıkan durum şudur:

1. Devreden Mirasçının Durumu (Ortaklıktan Çıkış):

Bütün miras payını devreden mirasçı, miras ortaklığından tümüyle çıkar. Artık terekenin yönetimine, tasfiyesine ve nihai paylaşım aşamasına katılma hakkını ve sıfatını (aktif husumetini) kaybeder.

2. Devralan Mirasçının Durumu (Mülkiyet Geçişi):

Hâkim görüşe ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre mirasçılar arasındaki bu devir “ayni bir etki” (tasarruf işlemi etkisi) yaratır. Devralan mirasçının terekedeki miras payı, devraldığı oranda o an itibarıyla kendiliğinden artar.

B. Devrin Üçüncü Kişiye Yapılması Halinde Doğan Hukuki Sonuçlar

Sözleşmenin, mirasçı sıfatı taşımayan bir üçüncü kişiyle yapılmasıyla ilgili TMK m. 677/II hükmü çok nettir: “Sözleşme bu kişiye paylaşmaya katılma yetkisi vermez; sadece paylaşma sonunda mirasçıya özgülenen payın kendisine verilmesini isteme hakkını sağlar.”

1. Beklenen (İleride Doğacak) Hak ve Salt Borçlandırıcı İşlem:

Üçüncü kişi, noterde yapılan bu sözleşme ile terekedeki mallar üzerinde ayni hak sahibi (malik) veya elbirliği ortaklığına dahil bir paydaş olmaz. Kendisine yalnızca şahsi nitelikte bir “nispî alacak hakkı” tahsis edilir. Bu alacak hakkı, miras ortaklığı tasfiye edildiğinde, devreden mirasçıya paylaşma sonunda düşecek olan beklenen malın, tapunun veya paranın kendisine verilmesini talep etme hakkıdır. Üçüncü kişi, sadece sözleşmenin tarafı olan ve payını devreden mirasçıya bu şahsi alacak hakkını ileri sürebilir; diğer mirasçılara karşı doğrudan bir hak iddia edemez.

2. Devredenin Ortaklık Sıfatının Devamı:

Devreden mirasçı, payını üçüncü kişiye devretmiş olsa bile hukuken miras ortaklığından çıkmaz. Terekenin idaresi, paylaşma toplantıları ve izale-i şüyu (ortaklığın giderilmesi) davalarında aktif ve pasif taraf sıfatı bizzat kendisinde kalmaya devam eder. Üçüncü kişi bu süreçlere müdahil olamaz.

C. Tereke Borçlarından Alacaklılara Karşı Sorumluluğun Devamı:

TMK m. 641 ve m. 681 uyarınca, mirasçılar mirasbırakanın borçlarından dolayı kendi şahsi malvarlıklarıyla müteselsilen sorumludurlar. Miras payını ister diğer bir mirasçıya ister yabancı bir kişiye devretmiş olsun mirasçı; devir işlemine alacaklılar tarafından açıkça rıza gösterilmemişse borçlardan kurtulamaz. Bu kanuni sorumluluk, paylaşmanın gerçekleştiği tarihten itibaren 5 yıl süreyle aynen devam eder.

VI. SÖZLEŞMENİN İHLALİ VE USUL HUKUKU BOYUTU

Miras payının devri sözleşmesinin rızaen yerine getirilmemesi halinde, payı devralan tarafın başvuracağı en temel hukuki yol tapu iptali ve tescil davası veya duruma göre alacak davası açmaktır.

A. Dava Türü ve “İfa İmkânı” Kuralı (Davanın Muaccel Olması)

Devralanın açacağı dava, kural olarak bir eda davasıdır. Eğer paylaşma tamamlanmışsa ve devredene bir taşınmaz isabet etmişse, bu dava “mülkiyetin devrini sağlayan tapu iptal ve tescil davası” olarak somutlaşır.

Özellikle üçüncü kişi tarafından açılacak tapu iptali ve tescil davasında en önemli ön koşul, “ifa imkânının” (muacceliyetin) doğmuş olmasıdır. Üçüncü kişi, mirasçılar aralarında paylaşma sözleşmesi yapmadan veya izale-i şüyu davası sonuçlanıp elbirliği mülkiyeti tasfiye edilmeden tapu iptali davası açamaz. Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihatlarında da vurgulandığı üzere, elbirliği mülkiyeti çözülmeden tapu iptal ve tescile kararı verilemez.

Üçüncü şahıs, elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesini beklemek veya icra müdürlüğünden alacağı yetki belgesi ile mirasçının yerine geçerek izale-i şüyu davası açmak durumundadır. Paylı mülkiyete geçildiği an ifa imkânı doğar ve tapu iptal davası dinlenebilir hale gelir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 06.11.2017 tarihli kararı da bu hususu açıkça teyit etmektedir: “Paylı mülkiyete tabi taşınmazlarda TMK’nın 677. maddesi uygulanmaz… Kanun hükmü ile Yargıtay’ın ve dairemizin kökleşmiş içtihatları bu yöndedir.” (Y. 8. HD. E. 2015/7878, K. 2017/14624, T. 06.11.2017)

B. Görevli ve Yetkili Mahkeme

TMK 677’den kaynaklanan ifa, mülkiyetin tescili veya alacak davalarında görevli mahkeme, malvarlığı hakkına ilişkin genel görevli mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi’dir (HMK m. 2).

Yetkili Mahkeme hususunda davanın konusuna ve talebin mahiyetine göre ayrım yapılmalıdır:

  • Dava, spesifik bir taşınmazın aynına ilişkin tapu iptali ve tescili talebini içeriyorsa, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir(HMK m. 12).
  • Dava, sadece bir pay oranının tespiti veya parasal bir alacak hakkına yönelikse, davalının yerleşim yeri mahkemesi (HMK m. 6) veya sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi (HMK m.10) de yetkilidir.

C. Davacı ve Davalı Sıfatları (Husumet Ehliyeti)

Dava şartlarından olan “sıfat” (husumet), davanın reddini doğrudan etkileyen bir unsurdur.

  • Davacı Sıfatı (Aktif Husumet):Sözleşme ile miras payını devralan kişidir. (Diğer bir mirasçı ya da üçüncü kişi)
  • Davalı Sıfatı (Pasif Husumet):Sözleşmede “devreden” sıfatıyla yer alan mirasçıdır. Dava, terekeye veya diğer mirasçılara yöneltilemez. Husumetin doğrudan akdi ilişkiye girilen devredene yöneltilmesi zorunludur. Eğer devreden ölmüş ise, dava onun mirasçılarına yöneltilmelidir.

D. Zamanaşımı Süreleri ve Sürenin İşlemeye Başlama Anı (Muacceliyet)

Mahkemenin, zamanaşımı defi ile karşılaştığında yapması gereken ilk iş, yapılan devrin ayni mi yoksa şahsi nitelikte mi olduğuna bakmaktır.

1. Zamanaşımına Tabi Olmayan Haller (Ayni Hak Doğuran Devirler):

Şayet bir mirasçı, terekedeki payını başka bir mirasçıya devretmişse, ayni hak niteliğinde bir tasarruf işlemi olarak kabul edildiğinden, mülkiyet hakkına dayalı bu talep zamanaşımına tabi değildir. Payı devralan mirasçı, mülkiyetin tapuda kendi adlarına tescilini her zaman talep edebilir.

2. 10 Yıllık Zamanaşımına Tabi Haller (Şahsi Hak Doğuran Devirler):

Eğer mirasçı, payını mirasçı sıfatı olmayan üçüncü bir kişiye devretmişse, işlem şahsi hak (alacak hakkı) doğuran borçlandırıcı bir işlem sayılır. Dolayısıyla bu sözleşmeden doğan haklar, TBK m.146 uyarınca 10 yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir. Bu süre, sözleşmenin imzalandığı tarihte değil, paylaşmanın kesinleştiği ve alacağın muaccel hale geldiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Yargıtay 8. HD’nin 09.12.2011 T., 2011/2837 E. ve 2011/6843 K. sayılı içtihadı da bu doğrultudadır.

VII. SONUÇ VE GENEL DEĞERLENDİRME

TMK Madde 677’de ihdas edilen miras payının devri kurumu, mirasın intikalinden terekenin tasfiyesine kadar geçen zorlu ve çatışmalı evrede, elbirliği mülkiyetinin katı kurallarını esneten son derece işlevsel bir hukuki mekanizmadır.

Gerek sözleşme taraflarının ayrımına dayalı katı şekil şartları, gerekse de mülkiyetin türünün (elbirliği/paylı) değişmesinin sözleşme geçerliliğine olan doğrudan etkileri büyük bir analitik dikkat gerektirmektedir.

Mahkemeler önündeki uyuşmazlıklarda, vesayet organlarının izni gibi kamu düzenini ilgilendiren emredici dava şartları ile Yargıtay’ın ayni/şahsi hak tasniflerine dayalı zamanaşımı ve “ifa imkânı” (muacceliyet) yorumları göz ardı edildiğinde telafisi güç hak kayıpları ortaya çıkmaktadır. Sürecin başlangıcından tapu tescilinin tamamlanmasına kadar alanında yetkin avukatlar nezaretinde hareket edilmesi hem hukuki güvenliği tahkim edecek hem de aile içi ihtilafların yıllar süren davalara dönüşmesini engelleyecektir.

Av. Arb. Zekeriya YILMAZ

Bu sayfayı paylaş