MURİS HAYATTAYKEN MİRAS PAYININ DEVRİ SÖZLEŞMESİ (TMK m. 678)

Muris Hayattayken Miras Payının Devri TMK 678

MURİS HAYATTAYKEN MİRAS PAYININ DEVRİ SÖZLEŞMESİ (TMK m. 678)

I – GİRİŞ : Miras Açılmadan Önce Miras Paylaşımı Yapılabilir Mi?

Miras paylaşımı (terekenin taksimi), dar anlamıyla yalnızca murisin vefatından sonra iştirak hâlindeki mülkiyetin ferdi mülkiyete dönüştürülmesi sürecini ifade etse de; modern hukuki ve pratik boyutuyla, terekenin akıbetini belirleyen ölüm öncesi ve ölüm sonrası tüm tasarruf ve sözleşmeleri kapsayan çok daha geniş bir yelpazedir.

Bu bütüncül tanım çerçevesinde miras paylaşımı üç ana aşamada gerçekleşir:

1. Murisin Sağlığında Bizzat Yaptığı Paylaşımlar (Ölüme Bağlı Tasarruflar):

Murisin, ölüme bağlı tasarruf yetkisi kapsamında, vefatından sonra hüküm ifade etmek üzere terekesinin kaderini belirlediği bizzat kendi işlemleridir. Bu bağlamda, tek taraflı bir irade beyanı içeren vasiyetnameler (TMK m. 531 vd.) ile iki taraflı ve bağlayıcı nitelikteki miras sözleşmeleri (TMK m. 527 vd.), miras paylaşımının en katı ve iradi formlarını oluşturur.

2. Murisin Sağlığında Muhtemel Mirasçıların Yaptığı Paylaşımlar (TMK m. 678 – Beklenen Miras Payının Devri):

Bu çalışmanın temel odak noktası olan ve henüz miras açılmadan (muris hayattayken), muhtemel mirasçıların kendi aralarında veya üçüncü kişilerle, ileride doğacak miras payları üzerine yaptıkları sözleşmelerdir. Burada en kritik ve kurucu unsur murisin bizzat katılımı veya açık iznidir. Murisin onayı veya katılımı olmadan yapılan sözleşmeler hukuken kesin hükümsüzdür (mutlak butlanla batıldır).

3. Mirasın Açılmasından Sonra Yapılan Paylaşımlar (TMK m. 676 ve 677):

Murisin vefatı ile mirasın açılmasının ardından, hukuken hak sahibi konumuna gelen mirasçıların terekeyi fiilen bölüşmeleri veya hukuki olarak paylarını devretmeleridir.

  • Mirasın Paylaşılması Sözleşmesi (TMK m. 676): Mirasçıların tümünün katılımıyla adi yazılı şekilde yapılabilir. Elbirliği mülkiyetini sona erdiren en yaygın yoldur.
  • Miras Payının Devri (TMK m. 677): Bir mirasçının, miras payını diğer bir mirasçıya devretmesi (kendi aralarında adi yazılı şekilde geçerlidir) veya üçüncü bir kişiye devretmesi (noterlikçe düzenleme şeklinde yapılması emredici şarttır) işlemidir.

II – YAŞAYANIN VARİSİ OLMAZ İLKESİ

1. Nemo est heres viventis

Kıta Avrupası ve Türk hukuk sistemlerinin de temelini oluşturan Roma Hukuku’na dayanan Latince “Nemo est heres viventis” ilkesinin tam Türkçe karşılığı şudur: “Hiç kimse yaşayan birinin varisi değildir” veya kısaca “Yaşayanın varisi olmaz.”

Bu ilke, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) miras hukukuna ilişkin düzenlemelerinin en temel omurgasını oluşturur. Türk hukuk sisteminde de bir kimse hayattayken onun “mirasçısı” (varisi) olunamaz; kişi yaşarken yasal mirasçı konumundaki yakınları (örneğin altsoyu olan çocukları) hukuken yalnızca birer muhtemel mirasçı veya beklenen hak sahibidir. Muris hayatta olduğu sürece mülkiyet hakkı münhasıran ona aittir.

Bu kadim ilkenin, Türk Miras Hukuku’nda doğrudan kanuna yansımış en somut hâli, TMK m. 575’teki, “Miras, ölümle açılır” şeklindeki amir hükmüdür. Bir kişinin malvarlığının “tereke” (miras bırakılan malvarlığı) niteliği kazanabilmesi ve mirasçıların bu mallar üzerinde hak sahibi olabilmesi için o kişinin biyolojik olarak vefat etmiş veya hukuken ölü kabul edilmiş (gaiplik veya ölüm karinesi gibi) olması mutlak şarttır.

Anılan ilke kapsamındaki bir diğer somut düzenleme de TMK m. 580/1’dir: “Mirasçı olabilmek için mirasbırakanın ölümü anında mirasa ehil olarak sağ olmak şarttır.”

Son olarak TMK m. 678’de düzenlenen “Mirasbırakanın katılımı veya izni olmaksızın bir mirasçının henüz açılmamış bir miras hakkında diğer mirasçılar veya üçüncü bir kişi ile yapacağı sözleşmeler geçerli değildir” hükmü, “yaşayanın varisi olmaz” kuralının uygulamadaki en katı ve net yansımasıdır.

2. Kuzgun Sözleşmesi (Pactum Corvinum) ve Votum Mortis Metaforu

“Nemo est heres viventis” ilkesinin ahlaki ve dogmatik temelinde, Roma hukukuna ait çok çarpıcı başka bir kavram yatar: “Pactum corvinum de haereditate viventis”. Hukuk terminolojisindeki tam çevirisi “yaşayan birinin mirası üzerine yapılan kuzgun (veya karga) sözleşmesi” şeklindedir.

Hukuk pratiğinde, özellikle miras hukuku uyuşmazlıklarında sıklıkla karşılaştığımız o malum ve rahatsız edici “beklenti” psikolojisini, Romalı hukukçular asırlar öncesinden dikkat çekici bir metaforla kavramsallaştırmıştır. Roma hukukçuları, bir kişi henüz hayattayken onun müstakbel mirası üzerinde, onun izni ve haberi olmadan amansız bir pazarlık yapan mirasçıları veya üçüncü kişileri doğrudan kuzgunlara (corvinum) benzetmiştir.

Nasıl ki kuzgunlar bir canlının ölmesini bekleyip ondan beslenmek için ağaç dallarında tünerse, hayattaki bir kişinin mirası üzerine sözleşme yapanlar da aslında o kişinin ölümünü beklemekte, adeta saat saymakta ve derinlerde bu ölümü arzulamaktadır. Roma kültüründe kuzgun, sadece leş yiyen değil, aynı zamanda kehanet ve ölümle ilişkilendirilen mitolojik bir kuştu.

Hukuk felsefesi ve kanun koyucunun koruma amacı açısından bu sözleşmelerin yasaklanmasının temelinde yatan en büyük tehlike “votum mortis” yani “ölüm arzusu”dur. Hukuk düzeni, bir insanın ölümünden doğrudan maddi çıkar elde edilmesini teşvik eden, tarafları murisin bir an önce ölmesini “ummaya” iten anlaşmaları can güvenliğine, kamu düzenine ve genel ahlaka (bonos mores) kesin surette aykırı bulmuştur.

Roma hukukunda ‘pactum corvinum’ olarak bilinen ve yaşayan birinin mirası üzerinde onun iradesi dışında yapılan bu tasarruflar, Türk hukukunda da kesin hükümsüzlük (mutlak butlan) yaptırımına tabidir. Günümüz Türkçesindeki karşılığıyla birer ‘leş kargası sözleşmesi’ olan bu işlemler, murisin şahsi iradesini hiçe sayan birer ‘ölüm beklentisi’ (votum mortis) ürünüdür.

Pactum corvinum (yaşayan birinin mirası üzerine sözleşme yasağı) ilkesi, günümüzde Türkiye’nin de ağırlıklı olarak Kıta Avrupası Hukuk Sistemi (Civil Law) geleneğine bağlı ülkelerin (Almanya, İsviçre, Avusturya, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Arjantin, Brezilya, Şili ve Kolombiya gibi Latin Amerika ülkeleri vb.) miras kanunlarında yer alan vazgeçilmez bir kuraldır.

Buna karşın; İngiltere, ABD, Kanada ve Avustralya gibi Anglo-Sakson hukuk sistemine sahip ülkelerde “pactum corvinum” yasağı Kıta Avrupası’ndaki kadar katı ve mutlak bir tabu değildir. Bu sistemlerde “sözleşme serbestisi” ilkesi çok daha pragmatik ve geniş yorumlanır. Bir kimse, gelecekte kendisine kalacak bir miras payını şimdiden bir başkasına satmayı vaat ederse (Equitable Assignment / Hakkaniyet Sorumluluğu kapsamında), mirasbırakan öldüğü andan itibaren mahkemeler bu sözleşmeyi taraflar arasında geçerli kabul edip cebri icra ile uygulatabilirler. Yani Anglo-Sakson dünyası bu duruma “kuzgun sözleşmesi” gözüyle bakıp doğrudan ahlaksızlık veya kamu düzenine aykırılık olarak nitelendirmez.

Diğer taraftan, İsviçre ve Türkiye gibi Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde de bu kural tamamen mutlak uygulanmaz. TMK uyarınca, mirasbırakanın haberi olmadan yapılan sözleşmeler baştan itibaren kesin olarak geçersiz olmakla birlikte; mirasbırakanın bizzat katıldığı veya açıkça izin verdiği sözleşmeler tamamen yasal ve geçerlidir. Çünkü murisin rızasının olduğu yerde, onun ölümünü gizlice arzulama (votum mortis) tehlikesi ve ahlaki sakınca bertaraf edilmiş kabul edilir.

III- İSLAM HUKUKUKUNDA BEKLENEN MİRAS PAYI (Garar ve Ma’dum Yasağı)

Kıta Avrupası hukukundaki pactum corvinum (yaşayan birinin mirası üzerine sözleşme yasağı), İslam Hukuku’nda çok daha geniş ve katı sınırları olan Garar (Belirsizlik) Yasağı ve Ma’dumun Satışı (Mevcut Olmayan Şeyin Satışı) Yasağı kapsamında değerlendirilir. İslam hukukunda, bir kişinin henüz hayattayken müstakbel miras payını satması, devretmesi veya bu pay üzerinden ticari bir vaatte bulunması kesin olarak geçersizdir (batıldır).

1. Hakkın Ontolojik Yokluğu ve “Ma’dum” Yasağı (Mevcut Olmayan Mal):

İslam hukukunda bir hakkın başkasına hukuken devredilebilmesi (temlik) veya o haktan bağlayıcı olarak vazgeçilebilmesi (ıskat) için, söz konusu hakkın ontolojik olarak doğmuş ve varlık sahasına çıkmış olması mutlak şarttır. Miras hakkı ancak ve ancak mirasbırakanın (murisin) ölümüyle doğar; kişi yaşarken ortada hukuki bir hak değil, sadece fiili bir ümit veya beklenti vardır. Mecelle’de de yer bulan “İstihkak sebebi vücuda gelmeden feragat batıldır” kuralı gereği, doğmamış bir haktan feragat edilemez veya bu hak başkasına devredilemez. Bu nedenle, müstakbel miras payı üzerindeki tasarruflar henüz var olmayan bir şeyin (ma’dum) devri sayılarak baştan (batıl) geçersiz kabul edilir.

2. Ekonomik İstikrar ve “Garar” (Aşırı Risk ve Belirsizlik):

Mirasbırakanın ne zaman vefat edeceği, öldüğünde geriye bir mal bırakıp bırakmayacağı, sağlığında tüm mallarını satıp satmayacağı veya muhtemel mirasçının mirasbırakandan önce ölüp ölmeyeceği tamamen meçhuldür. Beklenen miras payı üzerine sözleşme yapılması, İslam borçlar hukukunda yasaklanan aşırı belirsizlik ve risk (garar) içerir. Bu kesin yasak sayesinde, miras paylarının piyasada kumar benzeri spekülatif bir değere dönüşmesi ve taraflar arasında zayıf olanın sömürülmesine yol açması engellenir.

3. Ahlaki Zemin ve Kamu Düzeni:

Kıta Avrupası’ndaki ‘pactum corvinum’ (kuzgun sözleşmesi) mantığı, İslam hukukunda da ahlaki bir temele oturmakla birlikte ciddi bir içtihat farklılığı mevcuttur. Türkiye’nin de dâhil olduğu Kıta Avrupası Hukuk Sistemi’ndeki ülkelerin hemen hemen hepsinde, mirasbırakanın bizzat katılımı ya da rızasıyla, muhtemel mirasçıların, henüz açılmamış bir miras hakkında sözleşme yapabilmesi hukuken geçerli sayılmıştır. Bunun nedeni, yapılan işlemi özel hukuk alanında, tarafların serbest iradeleriyle, irade muhtariyetine dayanarak gerçekleştirebilecekleri işlemler arasında görülmesidir.

Oysa İslam Hukuku’nda “kuzgun sözleşmesi” doğrudan kamu düzenini ilgilendiren bir konu olup, muris bizzat istese ve yazılı izin verse dahi taraflar böyle bir sözleşmeyi geçerli şekilde akdedemezler. Bir kişinin hayattayken mirası üzerinde kumar oynar gibi pazarlık yapılması, mirasçıların mirasbırakanın ölümünü arzulamasına yol açacağı kabul edilmiştir. Diğer taraftan murisin can emniyetini riske atmamak ve aile içi hiyerarşi ile kan bağlarını korumak için bu tür sözleşmeler istisnasız kamu düzenine aykırı bulunmuştur.

İslam hukuku, beklenen mirasın sağken devrine hiçbir surette izin vermezken; aile içi servet dağılımı ve planlaması ihtiyacını hukuka uygun farklı ikame yollarla karşılar. Mirasbırakan hayattayken malını dilediği gibi paylaştırıp mülkiyetini anında devredebildiği sağlararası hibe (bağış) kurumu ile ölüm gerçekleşip miras açıldıktan sonra varislerin belirli bir bedel karşılığı miras ortaklığından kendi rızalarıyla çekilebildiği teharüc (sulh yoluyla çekilme) müesseseleri, bu alandaki esnekliği ve rasyonel çözümleri temsil eder.

IV- TMK M.678 KAPSAMINDAKİ SÖZLEŞMELERİN GEÇERLİLİK ŞARTLARI

1. Geçerlilik Kuralının Emredici Niteliği ve Mutlak Butlan

Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesi, mirasın açılmasından önce muhtemel mirasçıların beklenen miras hakları üzerinde yapacakları sözleşmeleri düzenlemektedir. Madde metni şöyledir:

“Mirasbırakanın katılması veya izni olmaksızın bir mirasçının henüz açılmamış bir miras hakkında diğer mirasçılar veya üçüncü bir kişi ile yapacağı sözleşmeler geçerli değildir. Böyle bir sözleşme gereğince yerine getirilmiş olan edimlerin geri verilmesi istenebilir.”

1.1. Emredici Kural Niteliği

TBK m. 26’da güvence altına alınan “sözleşme özgürlüğü” ilkesi, tarafların kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı olmamak kaydıyla sözleşmenin içeriğini serbestçe belirleyebilmelerini öngörür. Kural olarak, ileride doğacak muhtemel bir hakkın devri hukukumuzda geçerlidir. Ancak konu “açılmamış bir miras” olduğunda, kanun koyucu sözleşme özgürlüğüne katı ve emredici bir müdahalede bulunarak sözleşmenin geçerliliğini tek bir kurucu şarta — mirasbırakanın bizzat katılması veya şüpheye yer bırakmayan açık izni şartına — bağlamıştır.

Bu hüküm, kamu düzeni ve genel ahlak mülahazalarıyla ihdas edilmiş olup, tarafların kendi aralarında yapacakları özel gizli anlaşmalarla bertaraf edilemez. TMK m. 678, sözleşme serbestisinin sınırlarını çizen ve tarafların irade muhtariyetini mirasbırakanın tasarruf iradesine tabi kılan emredici hukuk kuralı niteliğindedir.

1.2. Yaptırım: Kesin Hükümsüzlük (Mutlak Butlan)

Maddenin lafzında yer alan “geçerli değildir” ibaresinin hangi yaptırım türüne denk geldiği tartışmalara neden olmuştur. Bir kısım yazarlar bunun bir “iptal edilebilirlik” (nisbi butlan) olduğunu savunmuşsa da Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve günümüzdeki baskın doktrin görüşü, buradaki geçersizliğin tartışmasız bir biçimde “kesin hükümsüzlük” (mutlak butlan) olduğu yönündedir.

Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 613. maddesinde yer alan “batıl ve hükümsüzdür” ifadesi, TMK M. 678’de sadece “geçerli değildir” şeklinde dilde sadeleştirilmiş olsa da, maddenin meclis gerekçesinde de vurgulandığı üzere kanun koyucunun bir yaptırım türü değişikliğine gitmediği, kuralın özünü mutlak butlan olarak koruduğu açıktır.

Kesin hükümsüz olan bu sözleşmeler:

  • Yapıldıkları andan (ex tunc) itibaren hukuken ölü doğarlar ve taraflar arasında hiçbir hukuki sonuç (alacak-borç ilişkisi) doğurmazlar.
  • Hâkim, bu geçersizliği taraflar davanın hiçbir aşamasında ileri sürmese dahi re’sen (kendiliğinden) dikkate almak zorundadır.
  • Zamanın geçmesiyle (zamanaşımıyla) veya tarafların mirasbırakan öldükten sonra kendi aralarında verecekleri sonradan onaylarla asla geçerlilik kazanamazlar (Tahvil edilemezler).

1.3. Koruma Amacı (Ratio Legis)

Kanun koyucunun TMK m. 678’deki koruma amacı, kökeni Roma Hukuku’na dayanan üç temel gayeye matuftur:

  • Mirasbırakanın hayatının ve manevi bütünlüğünün korunması: Mirasbırakanın bilgisi ve rızası dışında, ölümü üzerine malvarlığının pazarlık konusu yapılması, mirasçıda “bir an önce ölmesi” yönünde ahlaka aykırı ve spekülatif bir beklenti yaratır. Bu durum, şahsiyet haklarına saldırı ve genel ahlaka aykırılık teşkil eder.
  • Mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün güvence altına alınması: Mirasbırakan, sağlığında kendi malvarlığı üzerinde mutlak egemendir. Onun gıyabında malvarlığının geleceği üzerine yapılan spekülasyonlar, ölüme bağlı tasarruf yapma özgürlüğü üzerinde zımni bir psikolojik baskı oluşturur.
  • Muhtemel mirasçıların istismar edilmesinin önlenmesi: Mirasbırakan henüz hayattayken ve terekenin net durumu kesin değilken, mirasçılar anlık maddi sıkıntı, tecrübesizlik veya bilgisizlikle müstakbel (belki de çok değerli olacak) miras haklarını yok pahasına tefecilere veya kurnaz akrabalarına devredebilir.

2. Sözleşmenin Tarafları ve Mirasbırakanın Konumu

Kanun metni, muhtemel bir mirasçının henüz açılmamış mirasını iki farklı hukuki süje kategorisi ile sözleşmeye konu edebileceğini öngörmüştür:

2.1. Diğer Muhtemel Mirasçılar

Örneğin, babaları (muris) henüz hayattayken iki kardeşin, ileride babalarından intikal edecek memleketteki taşınmazlardaki miras paylarının bedeli mukabilinde birbirlerine devri hususunda anlaşmaları. Uygulamada en çok karşılaşılan tür budur.

2.2. Üçüncü Kişiler

Örneğin, bir mirasçının acil nakit ihtiyacı sebebiyle borçlu olduğu bir kişiye (mirasçı sıfatı taşımayan tamamen yabancı bir kişiye) müstakbel miras payını temlik etmesi. Üçüncü kişiyle yapılan sözleşmeler genellikle “miras payının devri vaadi” veya “miras payının satışı” niteliğindedir. Yargıtay, iki mirasçı arasında yapılan sözleşmeleri de hukuki sonuçları bakımından aynı kapsamda değerlendirir.

Püf Noktası: Mirasbırakan hiçbir zaman sözleşmenin tarafı (satıcısı veya alıcısı) değildir. Tarafların kimliği (mirasçı mı yabancı mı olduğu), sadece sözleşmenin ekonomik sonuçlarını değil, doğrudan doğruya hukuken tabi olacağı “şekil şartını” da değiştirmektedir.

2.3. Mirasbırakanın Hukuki Konumu

Mirasbırakan, mirasın açılmasından önce yapılan bu devir sözleşmesinde maddi anlamda bir borç altına girmediği gibi, sözleşmeden kaynaklanan herhangi bir alacak hakkına da sahip olmaz. Sözleşmenin asıl tarafları müstakbel mirasçı (devreden) ile devralandır. Mirasbırakanın hukuki rolü, sözleşmenin sıhhat kazanması için kanun tarafından aranan bir geçerlilik şartını (kanuni rıza şartını) yerine getirmekten ibarettir.

Mirasbırakanın sözleşmeye katılmış olması, bu işlemi bir ölüme bağlı tasarrufa (vasiyetnameye) dönüştürmez. İşlem, mirasbırakan bakımından tek taraflı bir rıza açıklaması iken, sözleşmenin tarafları bakımından sağlararası bir tasarruf borcu doğuran işlemdir.

2.4. Mirasbırakanın Ehliyet Durumu

TMK 678 kapsamında izin veren veya sözleşmeye katılan mirasbırakanın hukuki ehliyeti, işlemin sıhhati için belirleyici bir öneme sahiptir. Her ne kadar sözleşme bizzat mirasbırakanın malvarlığını o an daraltıcı veya onu doğrudan borç altına sokucu ayni bir işlem olmasa da; kendi iradesi dışındaki kişilerin malvarlığına (müstakbel terekeye) dolaylı olarak müdahale etmesine kapı aralar. Bu nedenle, mirasbırakanın fiil ehliyetine, daha spesifik ve teknik olarak ayırt etme gücüne (temyiz kudretine) sahip ve kural olarak ergin ve kısıtlanmamış (tam ehliyetli) olması kesinlikle aranır.

Uygulamada noterler, devir sözleşmesine onay vermek için gelen muris 65 yaşın üzerindeyse (yasal bir mecburiyet olmamasına rağmen içtihatlar doğrultusunda) mutlaka o güne ait bir “akli melekesi yerindedir” raporu istemektedir. Aksi hâlde devir işlemi ileride diğer mirasçılar tarafından kolayca iptal ettirilebilir.

Mirasbırakan eğer akıl hastalığı, akıl zayıflığı veya ileri derece yaşlılık (demans, Alzheimer vb.) nedenleriyle kısıtlanmış (vesayet altına alınmış) ve kendisine bir vasi atanmışsa; vasinin, TMK m. 678 kapsamında mirasçının pay devrine mirasbırakan adına kanuni temsilci sıfatıyla “izin vermesi” hukuken imkânsızdır. Zira bu izin hakkı, mirasbırakanın şahsına sıkı sıkıya bağlı haklar (tasarruf nisabı ve vasiyet yapma özgürlüğü bağlamında) kategorisinde değerlendirilmeli ve vasinin temsil yetkisi sınırlarının mutlak surette dışında kabul edilmelidir.

3. Şekil Şartları: Noter Onayı Şart Mı?

TMK 678’de, mirasbırakanın katılımı veya izni ile yapılmış geçerli bir sözleşmenin şekil şartı açıkça öngörülmemiştir. Bu durum, kanun koyucunun bilinçli bir serbesti tanıması değil, literatürde bir kanun boşluğu olarak değerlendirilmektedir.

Doktrinde kabul edilen ağırlıklı ve yerleşik görüş ile Yargıtay uygulamaları, henüz açılmamış miras payının devrine ilişkin sözleşmelerin şekil şartı bakımından, açılmış miras payının devrini düzenleyen TMK m. 677 hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiği yönündedir.

Bu analoji uyarınca, sözleşmenin şekil şartı, sözleşmenin taraflarına göre ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır.

3.1. Mirasçılar Arasında Yapılan Sözleşmelerde Şekil

Eğer açılmamış miras payının devri veya bu husustaki bağlayıcı sözleşme yalnızca muhtemel mirasçılar (örneğin iki kardeş) arasında akdediliyorsa, TMK m. 677/1 kıyasen uygulanır ve adi yazılı şekil yeterli kabul edilir. Sözleşme konusunda tapuya kayıtlı çok değerli taşınmaz mallar bulunsa dahi, bu işlem resmî şekle tabi tutulmamakta, tarafların ve murisin imzalarını taşıyan bir kâğıt geçerlilik için yeterli görülmektedir.

3.2. Üçüncü Kişilerle Yapılan Sözleşmelerde Şekil (Düzenleme mi Onaylama mı?)

Eğer muhtemel miras hakkı, kanuni veya atanmış mirasçı çemberinin dışındaki üçüncü bir kişiye (örneğin bir müteahhide veya alacaklıya) devrediliyor veya bu kişiyle bir sözleşme yapılıyorsa, TMK m. 677/2 kıyasen devreye girer. Bu durumda sözleşmenin noterlikçe düzenleme şeklinde (resmî şekil) yapılması emredici bir zorunluluktur.

Önemli Hukuki Risk: Noter tarafından “onaylama” (imza tasdiki- dışarıda yazılan kağıdın notere götürülüp imzanın onaylatılması) şeklinde yapılan işlemler geçersiz olup, işlemin sıhhati için mutlaka noterin kendi sistemi üzerinden matbu olarak hazırladığı “düzenleme” (re’sen tanzim) usulüne uyulmalıdır.

3.3. Taşınmaz Bulunmasının Şekle Etkisi

Uygulamada ve mahkemelerde sıklıkla karşılaşılan hata, beklenen miras payının içeriğinde tapuya kayıtlı taşınmazların bulunması hâlinde, mülkiyetin devri söz konusu olacağı için sözleşmenin Tapu Sicil Müdürlüğü’nde yapılması gerektiği yanılgısıdır. Ancak gerek doktrin gerekse Yargıtay’ın istikrarlı kararları bu görüşü reddetmektedir.

TMK m. 678 kapsamında yapılan işlem, doğrudan bir ayni hak devri (mülkiyetin o an nakli) olmayıp, yalnızca gelecekte açılacak terekeden devredene isabet edecek payın devralana verilmesini taahhüt eden borçlandırıcı bir işlemdir ve kişiye ayni değil, yalnızca şahsi bir alacak hakkı sağlar. Miras henüz açılmadığı için ortada elbirliği mülkiyetine konu somut bir pay dahi bulunmamaktadır. Bu nedenle, beklenen miras payının içinde tapulu taşınmazların yer alması, sözleşmenin tabi olduğu şekli (adi yazılı veya noter) asla değiştirmez.

4. Mirasbırakanın “Katılması” veya “İzni” Kavramları

TMK m. 678’i medeni hukukumuzda özel ve istisnai kılan en bariz husus, mirasbırakanın hukuki iradesinin, muhtemel mirasçılar arasındaki sözleşmeye kurucu bir unsur olarak entegre edilme zorunluluğudur. Kanun lafzı, bu entegrasyonu “katılma” (iştirak) veya “izin” (muvafakat) olarak ikili bir formülle ifade etmiştir.

4.1. “Katılma” Kavramı

Hukuki anlamda “katılma”, mirasbırakanın sözleşmenin kurulması anında bizzat orada bulunması, taraf iradelerinin oluşumuna nezaret etmesi ve sözleşme metnini devreden ve devralan taraflarla birlikte bizzat imzalamasıdır.

Ancak özenle altı çizilen ince ayrım şudur: Mirasbırakanın sözleşmeye katılarak imza atması, onu sözleşmenin asli bir tarafı, borçlusu veya alacaklısı konumuna getirmez. Mirasbırakanın katılımı, taraflar arasındaki borçlandırıcı devir işleminin sıhhatini sağlayan bir “onay mekanizması”, bir hukuki denetim aracıdır. Mirasbırakan, bu imzasıyla terekesindeki aktifleri anında eksiltme, mülkiyeti devretme veya devralana karşı kişisel bir borç altına girme taahhüdünde bulunmamaktadır.

4.2. “İzin” Kavramı ve Zamanlaması

“İzin” terimi, kural olarak işlemden önceden verilen rızayı ifade eder. Ancak hukuki ağırlıklı görüş, sonradan verilen onayın (icazet) da sözleşmeyi sıhhatli hâle getireceği yönündedir. İzin kavramının zamanlaması üç şekilde karşımıza çıkar:

  • Önceden Verilen İzin: Mirasbırakan, muhtemel mirasçısına, müstakbel payını devretmesi için işlemden günler veya aylar önce tek taraflı bir belgeyle izin verebilir.
  • Sözleşme Anında Verilen Eşzamanlı İzin: Sözleşmenin imzalandığı süreçte bizzat orada bulunarak gösterilen muvafakattir.
  • Sonradan Verilen Onay (İcazet): Mirasbırakanın başlangıçta izni olmadan yapılan (ve dolayısıyla askıda mutlak geçersiz olan) bir devir sözleşmesine, bizzat kendisi hayatta iken sonradan vereceği bir yazılı onay ile sözleşmenin geçmişe etkili olarak (ex tunc) geçerli hâle geleceği genel olarak kabul edilmektedir. (Ancak icazet verilmeden muris vefat ederse, sözleşme ebediyen geçersiz kalır).

5. Katılma ve İznin Geçerlilik Şekli (Zımni İzin Kabul Edilir Mi?)

Kanun metninde mirasbırakanın katılım veya izninin hangi şekle tabi olduğu belirtilmediği için bu rıza beyanının geçerlilik şekli tartışmalıdır.

5.1. Şekil Serbestisi Görüşü

Bu görüşü savunan yazarlara göre, kanun koyucu mirasbırakanın izni veya katılımı için özel bir şekil şartı öngörmemiştir. TBK m. 12’de yer alan şekil serbestisi ilkesi gereğince, mirasbırakanın rıza beyanı sözlü, yazılı veya zımni olarak verilebilir. Kazandırıcı veya borçlandırıcı asıl işlem bir şekle tabi olsa dahi, üçüncü kişinin rızası niteliğindeki bu onay şekle bağlı değildir.

5.2. Şekilde Paralellik Görüşü

Bu görüşü savunan yazarlar, mirasbırakanın onay veya katılım beyanının, asıl devir sözleşmesinin sıhhatine doğrudan etki eden kurucu bir unsur olduğunu belirtir. Şekilde paralellik ilkesi gereğince, asıl sözleşme hangi geçerlilik şekline tabi ise (örneğin adi yazılı), mirasbırakanın rızası da en az aynı şekle (yazılı) tabi olmalıdır.

5.3. Yargıtay’ın Yaklaşımı

Yargıtay’ın yerleşik uygulaması, şekilde paralellik esasına yakın durmakta ve ispat kolaylığının ötesinde, geçerlilik açısından mirasbırakanın rızasının asıl sözleşmede muhakkak yazılı olarak (imzasıyla) veya sözleşmeye paralel bir yazılı belgeyle yer almasını aramaktadır. Mirasbırakanın rızası en geç sözleşmenin kurulduğu anda mevcut olmalıdır.

5.4. Zımni (Örtülü) İzin ve Katılmanın Hukuken Kabulü

Doktrinde bazı yazarlar mirasbırakanın rızasının hal ve hareketlerinden zımni (örtülü) olarak da verilebileceğini kuramsal olarak kabul etseler de ispat zorlukları ve yasanın koruyucu amacı nedeniyle bu durum son derece dar yorumlanmalıdır. Yargıtay, mirasbırakanın açılmamış miras payının devrine ilişkin işlemlere zımni olarak katılabileceğini veya onay verebileceğini kesin bir dille reddetmektedir.

Uygulamada zımni rızanın varlığı bağlamında mahkemelerde sıklıkla ileri sürülen ancak Yargıtay tarafından geçerli kabul edilmeyen başlıca fiiller şunlardır:

  • Sözleşmeden Haberdar Olup Karşı Çıkmama (Sessiz Kalma): Mirasbırakanın, çocuklarının kendi aralarında yaptıkları devir sözleşmesini duyması, bilmesine rağmen buna karşı çıkmaması, sessiz kalması hiçbir şekilde zımni muvafakat veya hukuki izin olarak nitelendirilemez. Hukukumuzda sükut, kural olarak ikrar sayılmaz.
  • Fiili Kullanıma Göz Yumma: Mirasbırakanın, sözleşmeye konu olan arazilerin veya evin devralan mirasçı tarafından yıllarca kullanılmasına veya tarla semerelerinden yararlanmasına göz yumması, sözleşmeye zımnen onay verdiği anlamına gelmez.
  • Sözleşmede İmzası Bulunmakla Birlikte Rızanın Açıkça Yer Almaması: Mirasbırakanın asıl sözleşmede sadece “tanık”, “kefil” veya “köy muhtarı” sıfatıyla imza atmış olması, o sözleşmenin içeriğindeki miras payı devrine açık onay verdiği anlamına gelmez; rıza beyanının sözleşme metninde açıkça ‘muvafakat’ kastıyla verilmesi gerekir.

Yargıtay’ın bu katı tutumunun temel gerekçesi, TMK m. 678’in amacının mirasbırakanı aile içi psikolojik baskılardan ve muhtemel ekonomik sömürülerden korumak olmasıdır. Zımni onayın kabul edilmesi, yasanın emredici koruma mekanizmasını tamamen işlevsiz hâle getirecektir.

6. İspat Kuralları (Senede Karşı Senetle İspat)

TMK m. 678 kapsamında yapılan bir sözleşmede, mirasbırakanın katılması veya izni olgusu, açılacak davanın esasına etki eden en önemli kurucu geçerlilik unsurudur.

6.1. Senede Karşı Senetle İspat Zorunluluğu

Miras payının devri sözleşmesi, kıyasen uygulanan TMK m. 677 gereğince asgari olarak adi yazılı veya noter senedi (resmî şekil) şeklinde yapılmak zorundadır. HMK m. 200 uyarınca, bir hakkın doğumu, düşmesi, devri, değiştirilmesi veya ertelenmesi amacıyla yapılan hukuki işlemlerin (belirli bir meblağı aştığı için) senetle (yazılı delille) ispat edilmesi zorunludur. HMK m. 201 uyarınca, senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı def’i olarak ileri sürülen hukuki işlemlerin de ancak senetle ispat edilmesi gerekir.

Asıl sözleşmenin geçerlilik şartı yazılı şekil olduğundan, bu sözleşmenin kurucu geçerlilik şartı niteliğindeki “mirasbırakanın katılması veya izni” olgusu da senede karşı senetle ispat kuralına tabidir. Dolayısıyla, yazılı sözleşmenin üzerinde mirasbırakanın rıza beyanını içeren ıslak imzası bulunmalı veya asıl sözleşmeye paralel olarak tanzim edilmiş yazılı bir izin belgesi mahkemeye ibraz edilmelidir.

6.2. Kabul Edilen ve Yasaklanan Deliller (Tanık Dinlenir Mi?)

HMK m. 203’te düzenlenen yakın akrabalık (kardeşler, ebeveyn) ilişkilerinde “tanık dinlenebilmesi” istisnası, geçerlilik şekline tabi olan sözleşmelerde ve bu sözleşmelerin sıhhat unsurlarında (TMK 678 gereği) kural olarak uygulama alanı bulmaz. Yani mahkemede amcayı dinleterek “Babamın bu sözleşmeden haberi vardı, izin vermişti” demek davanın kazanılması için yeterli değildir.

Benzer şekilde, davanın açıldığı esnada mirasbırakan zaten vefat etmiş olduğundan, davalı mirasçılara murisin sağlığındaki sözlü açıklamasına veya rızasına yönelik mahkemede yemin teklif edilmesi de hukuken geçersizdir. Baştan geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak yemin teklif edilmesi, ölü doğmuş o işleme geçerlilik kazandıramaz.

7. Murisin Sağlığında Yapılan Sözleşmenin Hukuki Niteliği ve Tasarruf Yetkisine Etkisi

Hukuki niteliği itibarıyla TMK m. 678 kapsamında düzenlenen sözleşmeler, henüz doğmamış, salt bir “beklenen hak” niteliği taşıyan ve gerçekleşmesi mirasbırakanın ölümüne bağlı olan müstakbel bir malvarlığı değerinin devrini konu edinen sağlararası hukuki işlemlerdir.

Hukukumuzda mirasbırakan hayatta iken, kanuni mirasçıların (öz çocuklarının) dahi tereke üzerinde sahip oldukları statü, yalnızca bir “muhtemel mirasçılık” sıfatından ve mirasa kavuşmaya yönelik hukuki ve fiili bir “beklenti”den ibarettir. Bu beklenti, ayni bir hak veya üzerinde doğrudan tasarruf edilebilir somut bir mülkiyet payı teşkil etmez. Zira mirasbırakan, hayatta olduğu sürece kendi malvarlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma, mallarını üçüncü kişilere satma, bağışlama veya tüketme özgürlüğüne tam anlamıyla sahiptir. Saklı pay (mahfuz hisse) kurallarının ihlal edilmesi hâlinde dahi ilgili mirasçının, kural olarak murisin sağlığında başvurabileceği önleyici hukuki bir yol (ihtiyati tedbir vs.) bulunmamaktadır (Tenkis ancak ölümden sonra açılır).

Dolayısıyla, bu beklentinin devrine veya sınırlandırılmasına yönelik olarak miras açılmadan önce yapılan sözleşmeler, doğrudan ayni bir etki yaratmayan, mülkiyeti anında intikal ettirmeyen, sadece devreden ve devralan taraflar arasında şahsi (nispi) bir alacak-borç ilişkisi kuran borçlandırıcı nitelikte hukuki işlemlerdir.

Sözleşmenin konusu “soyut bir genel miras payı”, “müstakbel tereke mallarının bir kısmı” veya “ileride terekeden intikal etmesi beklenen belirli bir taşınmaz (tarla)” olabilir. Ancak her hâlükârda sözleşme, taraflarına sadece ölüm anı gerçekleştiğinde ve tereke paylaşıldığında ilgili hakkın ifasını talep etme yetkisi verir; mülkiyetin anında geçişini sağlamaz.

En Büyük Hukuki Risk: TMK m. 678 uygulamasında karşılaşılan en kritik ve kimi zaman devralan tarafı (alıcı mirasçıyı) mağdur eden husus, sözleşmeye usulüne uygun katılan mirasbırakanın, malvarlığı üzerindeki tasarruf yetkisini asla kaybetmemesidir.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.06.2010 tarihli, E: 2010/1-275, K: 2010/327 sayılı kararında açıkça geçtiği üzere; mirasbırakan sağlığında bu sözleşmeye izin verse ve hatta sözleşme noterde düzenleme şeklinde resmî olarak yapılsa dahi, murisin sözleşmeye konu mallar üzerindeki tasarruf yetkisi sona ermez. Yani muris, kardeşine payını satan mirasçının sözleşmesine imza attıktan bir ay sonra, gidip o tarlayı tamamen yabancı birine satabilir. Bu durumda sözleşme ifa imkânsızlığına düşer ve alıcı mirasçı sadece ödediği bedelin iadesini talep edebilir.

8. İade Talebinin Hukuki Dayanağı (Sebepsiz Zenginleşme ve Denkleştirici Adalet)

TMK m.678’in ilk fıkrası, mirasbırakanın katılması veya izni olmadan, henüz açılmamış bir miras hakkında yapılacak her türlü sözleşmenin “kesin hükümsüz” (mutlak batıl) olduğunu hükme bağlamıştır.

TMK m. 678’in ikinci fıkrası ise bu mutlak butlan durumunun yaratacağı maddi haksızlıkları ve kötüniyeti önlemek adına şu hükmü amirdir: “Böyle bir sözleşme gereğince yerine getirilmiş olan edimlerin geri verilmesi istenebilir”. Bu fıkra, esasen Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK m. 77 ve devamı) “Sebepsiz Zenginleşme” kurumuna özel olarak yapılmış açık bir atıftır.

Kesin hükümsüz bir sözleşme uyarınca (örneğin, müstakbel miras payının devri için yıllar önce kardeşe peşin ödenen 50.000 TL), hukuki dayanaktan yoksun olduğu için sebepsiz zenginleşme (TBK m. 77) hükümleri çerçevesinde aynen iadeye tabidir. Burada Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihatları uyarınca, geçersiz (batıl) sözleşmelerde iade işlemi ‘Denkleştirici Adalet’ ilkesine göre yapılmalıdır.

Yani, muhtemel miras payı için 15 yıl önce ödenen paranın iadesi talep edildiğinde, mahkemece ödenen meblağın salt nominal değeri (50.000 TL) üzerinden iadesine karar verilmesi büyük bir adaletsizlik yaratacaktır. Yargıtay’ın belirlediği denkleştirici adalet formülüne göre; ödenen paranın verildiği tarihteki alım gücü;

  • TÜFE/ÜFE oranlarındaki artış,
  • Altın fiyatlarındaki yükseliş,
  • Döviz kurlarındaki artış,
  • Memur maaş katsayılarındaki artış

gibi temel ekonomik göstergelerin ortalaması alınarak uzman bilirkişi vasıtasıyla dava tarihindeki güncel satın alma değerine (örneğin 2.500.000 TL’ye) uyarlanarak iadesine hükmedilmesi gerekmektedir.

Söz konusu bedel iadesi talebi, mirasbırakanın vefatı ile sözleşmenin (gizli ifa beklentisinin) kesin olarak ortadan kalktığı tarihten itibaren işleyecek olup, TBK m. 82 uyarınca hak sahibinin geri isteme hakkını öğrendiği tarihten başlayarak 2 (iki) ve her hâlükârda zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak 10 (on) yıllık zamanaşımı sürelerine tabidir. Zamanaşımı def’ine takılmamak adına davanın murisin vefatından hemen sonra açılması hayati önem taşır.

9. USUL HUKUKU BOYUTU (Görev, Yetki, Husumet ve Zamanaşımı Sınırları)

TMK m. 678 kapsamında doğan uyuşmazlıkların yargı önüne taşınması sürecinde izlenecek usul, davanın niteliğine göre belirlenir. Bu, saf bir “miras davası” değil, “sözleşmenin geçersizliğinden kaynaklanan edimlerin iadesi” davasıdır.

  • Görevli Mahkeme: Uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmenin kesin hükümsüzlüğü (mutlak butlan) nedeniyle edimlerin iadesini (sebepsiz zenginleşme) konu edindiğinden, Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. (Dikkat: Miras ortaklığının giderilmesi davalarında Sulh Hukuk Mahkemesi görevli olsa da, TMK 678’e dayalı iade davaları genel mahkemelerde görülür.)
  • Yetkili Mahkeme: HMK m. 6 (genel yetki kuralı) gereğince, davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Eğer dava bir taşınmazın devri vaadi ile ilgiliyse ve taşınmazın aynına ilişkin bir “tescil davası” (sözleşmenin geçerli olduğu iddiasıyla) açılıyorsa, HMK m. 12 uyarınca taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.
  • Husumet (Taraf Sıfatı): Davacı, sözleşmede taraf olan veya halefi konumundaki mirasçıdır. Davalı ise, geçersiz sözleşme gereği edimi elinde tutan diğer mirasçı veya üçüncü kişidir. Muris (mirasbırakan) hayattayken davaya konu edilemez; ancak vefatından sonra sözleşmenin geçersizliği iddiasıyla tüm mirasçılara karşı veya mirasçılar tarafından dava açılabilir.
  • Zamanaşımı: Mirasbırakanın izni ve yasanın kıyasen aradığı şekil şartları (adi yazılı/noter) eksiksiz mevcut ise, sözleşme borçlar hukuku anlamında geçerlidir. Taraflar arasındaki bu devir sözleşmesi borçlandırıcı işlem niteliğinde şahsi bir hak doğurduğundan, TBK m. 146 uyarınca 10 yıllık genel zamanaşımı süresine Zamanaşımı süresi sözleşmenin imzalandığı tarihte başlamaz. Çünkü miras açılmadan ifa imkânı hukuken ve fiilen yoktur. Borçlar Hukuku kuralı gereği alacak muaccel (istenebilir) olduğu andan itibaren zamanaşımı işlemeye başlar. Dolayısıyla borç (ifa talebi), kural olarak mirasbırakanın ölüm tarihi itibarıyla muaccel hale gelir. Ek olarak, elbirliği mülkiyetine (iştirak haline) tabi bir terekede, mirasçılardan biri payını üçüncü kişiye geçerli devretmişse; üçüncü kişinin doğrudan tapu iptali isteyemeyeceğini, elbirliği mülkiyeti paylı mülkiyete çevrildiği (ortaklık çözüldüğü) an ifa olanağının doğacağını ve 10 yıllık zamanaşımının da ancak bu intikal/paylaşım anından itibaren başlayabileceğini vurgulamaktadır.

Sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan iade talepleri ise TBK m. 82 uyarınca 2 yıllık (öğrenme) ve her hâlükârda 10 yıllık (gerçekleşme) zamanaşımına tabidir. Burada kritik nokta, murisin vefatı ile “sözleşmenin ifa edilemeyeceğinin anlaşıldığı” tarihin başlangıç kabul edilmesidir. Tarafların geçersiz bir sözleşmeyi ileride ifa edecekleri inancının ve umudunun fiilen ortadan kalktığı anı (örneğin sözleşmeye konu taşınmazın başkasına devredildiği tarihi, mirasbırakanın ölümünden sonra devredenin sözleşmeyi tanımadığını açıkça ihtar ettiği tarihi veya açılan bir davada inkâr ettiği anı) 2 yıllık kısa sürenin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

10. BENZER KURUMLARLA MUKAYESE

TMK m. 678, miras hukukundaki diğer kurumlarla (TMK m. 676-677) karıştırılmamalıdır. Diğer taraftan, yine mirasbırakanın sağlığında gerçekleşen mirastan feragat sözleşmesi de tamamen farklı hukuki işlemlerdir.

Aşağıdaki karşılaştırma tablosu, her dört kurumun pek çok yönden farklı hukuki kurumlar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Özellik TMK m. 528 (Mirastan Feragat) TMK m. 678 (Mirasın Açılmasından Önce Sözleşme) TMK m. 676 (Miras Paylaşma Sözleşmesi) TMK m. 677 (Açılmış Miras Payının Devri)
Konusu Beklenen miras hakkı ve mirasçılık sıfatı Beklenen miras hakkı Terekedeki malvarlığı unsurları (taşınır/taşınmaz) Henüz paylaşılmamış terekedeki soyut külli miras payı
Amacı Mirasçılık sıfatından ve haklardan feragat Muris hayattayken miras hakkı üzerinde tasarruf Elbirliği ortaklığını sona erdirerek ferdî veya paylı mülkiyete geçmek Terekedeki soyut payı devretmek
Tarafları Mirasbırakan ile feragat eden mirasçı Müstakbel mirasçılar veya üçüncü kişiler (murisin katılımıyla) Tüm mirasçıların (yasal veya atanmış) zorunlu katılımı Payını devreden bir mirasçı ile devralan (mirasçı veya 3. kişi)
Yapılış Zamanı Mirasbırakan hayattayken Mirasbırakan hayattayken Murisin vefatından sonra Murisin vefatından sonra
Geçerlilik ve Şekil Şartı Resmî vasiyetname şeklinde düzenleme Adi yazılı şekil + murisin yazılı katılımı veya izni Adi yazılı şekil (taşınmazlar dâhil noter şartı yok) Üçüncü kişiye ise resmî düzenleme; diğer mirasçıya ise adi yazılı şekil
Hukuki Sonucu Feragat eden mirasçı terekenin dışında kalır; kural olarak altsoyu da etkiler. Miras açıldığında hüküm ifade eder; borçlandırıcı niteliktedir. Elbirliği sona erer; ferdi veya paylı mülkiyet kurulur. Tescil davası açma hakkı verir. Üçüncü kişi miras ortaklığına girmez; sadece tasfiye payını talep hakkı verir.
Sona Ermesi Özgü hükümsüzlük sebepleri (TMK m. 529) ve genel sebepler Murisin katılımı/izni yoksa kesin hükümsüzlük İfa, ikale veya genel hükümsüzlük (butlan, iptal) sebepleriyle İfa, ikale veya genel hükümsüzlük (butlan, iptal) sebepleriyle

 V- YARGITAY İLKE KARARLARI (Özetlenmiş Pratik İçtihatlar)

Yargıtay kararlarından TMK m. 678 bağlamında çıkan ortak ilke kararları şu şekilde özetlenebilir:

  1. TMK m. 678’in Uygulanması İçin Sözleşmenin Mirasın Açılmasından (Mirasbırakanın Ölümünden) Önce Yapılmış Olması Zorunludur.
    Sözleşmenin geçerlilik rejimi, sözleşmenin yapıldığı tarihe göre belirlenir. Sözleşme tarihinde mirasbırakan hayatta ise TMK m. 678, ölmüş ise TMK m. 677 uygulanır. Bu iki zaman dilimi arasındaki hukuki rejim farkı kesindir.
  2. Mirasbırakanın Sözleşmeye Katılması (İmzası) veya Açık İzni Olmadan Yapılan Sözleşmeler Kesin Olarak Geçersizdir.
    Geçersizlik, sözleşmenin şekline (adi yazılı veya resmi/noter) bakılmaksızın uygulanır. Noterde düzenlenmiş olsa dahi, mirasbırakanın katılımı yoksa sözleşme TMK m. 678 uyarınca geçersizdir.
  3. Geçersiz Sözleşmeye Dayanarak Aynen İfa (Tapu İptali ve Tescil) Talep Edilemez.
    TMK m. 678’e aykırı sözleşme, geçerli bir borç doğurmadığından, bu sözleşmeye dayanarak tapu iptali ve tescil davası açılamaz; açılmışsa reddi gerekir.
  4. Geçersiz Sözleşme Gereğince Yerine Getirilen Edimler (Ödenen Bedel) Sebepsiz Zenginleşme Hükümlerine Göre Geri İstenebilir.
    TMK m. 678/2 uyarınca, geçersiz sözleşme nedeniyle ödenen bedelin iadesi mümkündür. İade edilecek bedel, denkleştirici adalet ilkelerine göre (TEFE-TÜFE, altın, döviz kurları gibi ekonomik verilerle) güncellenerek tazminat olarak talep edilebilir. İstenebilecek olan, devredilen payın gerçek değeri değil, sözleşmede yazılı bedelin güncellenmiş halidir.
  5. TMK m. 678’deki Geçersizlik, Sözleşmenin Tarafı Olan Mirasçının Mirasçılık Sıfatını ve Buna Bağlı Dava Haklarını Ortadan Kaldırmaz.
    Geçersiz sözleşme, mirasçının miras payını kaybettiği anlamına gelmez. Mirasçı, kendi yaptığı geçersiz sözleşmeye rağmen, miras payına dayalı tapu iptal ve tescil davası açabilir.
  6. TMK m. 678’deki Geçersizlik, Kural Olarak Sözleşmenin Taraflarınca İleri Sürülebilir; Taraf Olmayan Alacaklılara Dava Hakkı Vermez.
    Mirasçının alacaklıları, borçlu mirasçının yaptığı miras payı devir sözleşmesini TMK m. 678’e dayanarak iptal ettiremez. Alacaklılar için İcra ve İflas Kanunu’ndaki tasarrufun iptali davası gibi genel koruma mekanizmaları saklıdır.
  7. TMK m. 678, Muris Muvazaası İddialarını Engelleyen veya Bertaraf Eden Bir Hüküm Değildir.
    TMK m. 678 anlamında düzenlenmiş bir sözleşmenin varlığı, mirasbırakanın yaptığı temliklerin muvazaalı olduğu iddiasıyla dava açılmasına engel oluşturmaz. Her iki kurum birbirinden bağımsızdır.
  8. TMK m. 678’in Amacı, Mirasbırakanın Tasarruf Özgürlüğünü ve Terekenin Bütünlüğünü Korumaktır.
    Bu hüküm, mirasbırakanın bilgisi ve onayı olmadan, mirasçıların onun gelecekteki terekesi üzerinde spekülatif işlemler yapmasını önlemek amacıyla getirilmiştir.
  9. Mirasbırakanın Katılımının veya İzninin İspat Yükü, Sözleşmenin Geçerliliğini İddia Eden Taraftadır.
    TMK m. 678’deki istisnanın (mirasbırakanın katılımı/izni) varlığını ispat yükü, sözleşmeye geçerlilik tanımak isteyen tarafa aittir.
  10. TMK m. 678’deki Geçersizlik, Usuli Engellerden (örn. Kadastro Hak Düşürücü Süresi) Bağımsız, Maddi Hukuka Dayalı Emredici Bir Geçersizliktir ve Re’sen Gözetilir.
    Mahkeme, taraflarca ileri sürülmese dahi, bu geçersizliği kendiliğinden dikkate almak zorundadır.

İNCELENEN MAHKEME KARARLARININ KÜNYELERİ:

  • Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2011/408, K. 2011/402, T. 08.06.2011
  • Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2021/7657, K. 2023/319, T. 19.01.2023
  • Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2024/4791, K. 2025/3052, T. 17.06.2025
  • Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2023/216, K. 2024/286, T. 18.01.2024
  • Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2021/8398, K. 2023/542, T. 26.01.2023
  • Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2021/5671, K. 2021/7430, T. 01.12.2021
  • Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2021/852, K. 2021/2608, T. 02.11.2021
  • Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, E. 2015/6819, K. 2017/1622, T. 02.03.2017
  • Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2012/4725, K. 2012/11963, T. 07.12.2012
  • Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2010/1-275, K. 2010/327, T. 16.06.2010
  • Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, E. 1984/2, K. 1985/5, T. 24.05.1985

VI- SONUÇ

Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesi, miras hukukumuzda köklü bir Roma hukuku geleneğinden beslenen, aynı zamanda kamu düzeni ve genel ahlak kaygılarıyla şekillenmiş istisnai bir düzenlemedir. “Hiç kimse yaşayan birinin varisi olamaz” (nemo est heres viventis) ilkesinin somut görünümü olan bu hüküm, mirasbırakan hayattayken onun malvarlığı üzerinde yapılan spekülatif işlemleri, ancak mirasbırakanın bizzat katılımı veya açık izniyle geçerli kılarak hem mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünü hem de muhtemel mirasçıların istismar edilmesini engellemeyi amaçlamaktadır.

Çalışmada ayrıntılı olarak incelendiği üzere, TMK m. 678 kapsamındaki sözleşmelerin geçerliliği, mirasbırakanın rızasının varlığına sıkı sıkıya bağlanmıştır. Bu rıza, sözleşmenin kurucu unsurudur ve aksi hâlde sözleşme kesin hükümsüzlük (mutlak butlan) yaptırımına tabi olur. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, bu rızanın açık, yazılı ve tereddüde yer bırakmayacak nitelikte olması gerektiğini, zımni onay veya sessiz kalmanın geçerlilik sağlamayacağını vurgulamaktadır. Şekil şartları yönünden, sözleşmenin tarafları arasındaki ayrım (mirasçılar arası veya üçüncü kişiyle yapılan) belirleyici olup, üçüncü kişilerle yapılan işlemlerde noter düzenlemesi zorunluluğu, emredici bir koruma mekanizması olarak öne çıkmaktadır.

Sözleşmenin hukuki niteliği itibarıyla borçlandırıcı olduğu, doğrudan ayni bir hak devri yaratmadığı ve mirasbırakanın malvarlığı üzerindeki tasarruf yetkisini sınırlamadığı unutulmamalıdır. Bu durum, sözleşmeye güvenen devralan taraf açısından ciddi riskler barındırmakta; zira mirasbırakan, sözleşmeye konu malları daha sonra başkalarına devredebilmekte ve bu hâlde alıcı ancak sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre ödediği bedelin güncel değerinin iadesini talep edebilmektedir. Yargıtay’ın “denkleştirici adalet” ilkesi doğrultusunda bedelin enflasyon, döviz kuru, altın fiyatları gibi göstergelerle güncellenmesi yönündeki kararları, maddi adaletin sağlanması açısından önem taşımaktadır.

Usul hukuku boyutunda, bu uyuşmazlıkların Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmesi, ispatın senede karşı senetle yapılması zorunluluğu ve zamanaşımı sürelerinin dikkatle uygulanması gerektiği ortaya konmuştur. Özellikle iki yıllık öğrenme ve on yıllık genel zamanaşımı süreleri, hak kayıplarını önlemek için davanın mirasın açılmasından itibaren gecikmeksizin ikame edilmesini zorunlu kılmaktadır.

Sonuç olarak, TMK m. 678, mirasbırakanın iradesini ve can güvenliğini koruyan, muhtemel mirasçıları kendi gelecekteki hakları konusunda bilinçsizce yapılan işlemlerden koruyan, aynı zamanda kamu düzenini gözeten dengeli bir hükümdür. Ancak uygulamada, şekil eksiklikleri, zımni rıza iddiaları ve ispat yükünün yerine getirilememesi nedeniyle sıkça uyuşmazlık yaşanmaktadır. Bu nedenle, tarafların ve hukuk profesyonellerinin, sözleşmenin tüm geçerlilik şartlarına (mirasbırakanın açık yazılı rızası, uygun şekil, ispat edilebilirlik) titizlikle riayet etmeleri; aksi hâlde sözleşmenin hükümsüzlüğü ve iade yükümlülüğü ile karşılaşacaklarını bilmeleri hayati önem taşımaktadır. Yargıtay’ın konuya ilişkin istikrarlı içtihatları, hükmün emredici niteliğini ve koruyucu amacını sürekli olarak vurgulamakta; bu çerçevede, miras hukuku uygulamalarında TMK m. 678’in öngördüğü sınırların aşılmaması hem hukuki güvenlik hem de aile içi huzur açısından vazgeçilmez bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Av. Arb. Zekeriya Yılmaz

Bu sayfayı paylaş